15 Ocak 2012 Pazar

uzun zaman

uzuun bir zamandır yoktum.
şifremi unuttum
mail adresimi unuttum
azmin sonu bu olsa gerek sonunda hepsini buldum
çok zekiyim maşallah bana :)
inşallah daha sık burda olurum....

7 Şubat 2010 Pazar

???

Görmeden Duymadan
Mümkünmü Yaşamak
Ellerim Dokunmadan
Aşk Yalanmı Gerçekmi
Sen Söyle Hayat

22 Ağustos 2009 Cumartesi

yol göründü...


iskandinavya ülkeleri benim favorim oldu. gideceğim ülke danimarka - kopenhang

bayrama kadar oradayım inşaallah.günlerin uzun gecelerin kısa olduğu bi ülkede helede aileden uzak ramazan nasıl gececek bilemiyorum
gideceğiz, göreceğiz....

26 Haziran 2009 Cuma

Hangi günahın bedeli?

'Kader eninde sonunda, öyle veya böyle, günahlarımızın bedelini önümüze koyar...
Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder...
Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimsenin arkasından konuşmaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz...
Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz…
Önüne çıkan maddi manevi engellerin;

Günahlarından başka birşey olmadığını bilir...

(EPİKTETOS)

26 Mayıs 2009 Salı



Düşünen insan, sahip olduğu nimetlerin farkına varır

Düşünmeyen insanda kendini o nimetlerden mahrum sanır...

27 Nisan 2009 Pazartesi

bir gün...

içimden herzaman var olan bir sevgi okumak ve yazmak
insan eline geçeni okur beğenirse devam eder, beğenmezse okumaz. her yazılan şey mutlaka okunur
ama ya yazmak
okumak kadar basitmi?
bazen insan ne yazacağını,
nasıl yazacağını bilmiyor
içindekileri yazıya dökemiyor
belki dökülüyor nacizane
ama her cümle yeni bir cümleye ihtiyaç duyuyor
kelimelerde kitlenip kalıyoruz ...
aslında yazılacak okadar çok şey varki,
çünkü her insan ayrı bi dünya
tanıdığınız her insan size yepyeni bir dünya sunuyor aslında
ve içinizde mutluluk,üzüntü,sevinç, sevgi,
kırgınlık, üzüntü.....
okadar çok duygu birikiyorki
bazen konuşmak yetersiz kalıyor
susmak dahada yetersiz

gerçi ara sıra yazıyorum
ama herkeste olan tembellik
bende fazlasıyla var galiba
hazıra konmak daha rahatıma geliyor
tıpkı yemek yapmayıp dışarda yemek gibi...
gerçi blogumdanda belli
kendi yazılarımdan çok alıntılarla dolu

ama olsun
herşey yavaş yavaş olmazmı?
yaşamak kadar okumakta içimizi coşturan duygu değilmi?
belki bir şiir belki bir hikaye belki bir haber
bize tercüman olmuyor mu?

içimde bir dolu duygu
sayfalar dolusu kelime
inşaallah bir gün bende yazacağım
kimse bilmesede okumasada
kendime yazacağım....














25 Nisan 2009 Cumartesi

insan insanın neyidir?

okurken ''içimdeki duygulara tercüman dediğim'' bir yazı...
İnsan insanın neyidir?

Beyaz kağıt üstüne düşmüş her sözcüğü, kendime yazılmış bir mektup gibi göresim gelir çoğu zaman. Böyle değil midir gerçekte, yazıyla aldı verdisi olan her fani, kaleme sarıldığında, sözcüklere can suyu verip giysiler biçmeye durmaz mı? İşi gücü sözcüklerledir onların, içlerini tükenmez arzularla doldurup meçhule salarlar...

Başka zamanlara, başka kentlere ve insanlara doğru... O söz bulutları, belki hiç beklemedikleri bir anda birilerini bulacak ve sahibi adına onlarla konuşmaya başlayacaktır. İnsanın özündeki değişmez arzu, konuşmak, hep birilerine konuşmak...
Dünya yüzündeki şunca kitabın içinde saklı sonsuz sözcükler, bizimle konuşmak için can atıp durmakta, emaneti ulaştırmak arzusuyla tutuşmaktadır. İnsanın insana söyleyeceği ne çok şey var!
"Şiir yaz da onu kimselere deme
Elin ekmek tutsun da kendin ye bir güzel"
... Olmuyor, öyle olmuyor... İnsan, insanı bulmak istiyor; anlatmak, söyleşmek, dokunmak... Bir ihtimal bile olsa, sözünün bir gün gidip birini bulacağını umuyor.
O buluşmada bir an olsun 'var' olmak, hatırlanmak, düşünülmek, çoğalmak istiyor.
'Söz' nedir öyleyse?
İnsandan insana çiçektozları taşıyıp, ruhları döllendiren, sonsuz dostluklar yeşerten rüzgâr mı? Bitki soyunun üreyip çoğalması, çiçektozlarının oradan oraya taşınmasıyla mümkün oluyorsa, insan duyarlığının, düşüncesinin süregitmesi de sözcüklerin tozlaşmasıyla gerçekleşiyor olmalı. Çağdan çağa, insandan insana, kültürden kültüre sonsuz bir duygu aktarımı...
Yaşasın, aramızda uçuşan bereketli sözcük rüzgârları!

Bir ortaçağ şairinin, Sapfo'nun mesela, selamını getiren bir dizeyi okurken, ne hissederiz?
"Mutlu kal, yıllar boyunca..."
Sonra bizim Yunus'un
"Kaynar denizleyin canım oynar gemileyin tenim" dizesini bulunca?...
Kimlere değe dokuna geldiler kim bilir, kimlerde sürgün vere vere ulaştılar bize?
Sözün bunca tazeliği, ölmezliği, 'tozlaştığı' her insandan yaşamak devşirmesinden midir?
İnsandan insana yol var çok şükür, gönülden gönüle akar ırmaklar var.
Çok uzaklarda, yüzünü hiç görmediğim, aramızda sözcüklerden köprüler kurduğumuz bir dost, 'Sizin için bahçelere gittim.' diyor.
"Çiçek açmış kayısı ağaçlarına baktım, potincik böcekleriyle, kelebeklerle söyleştim sizin için..." Daha kırkı çıkmamış bir dost, benim için 'vekaleten' bahçe gezmelerine çıkıyor.
Cümle kurda kuşa benden selam ediyor. İnsan insana yük olmuyor, kederine omuz veriyor.

On yıl mı olmuş göçüvereli, Alaeddin Özdenören?
Sanki hiç gitmemiş, selamını bırakmış aramızda.
"Benden selam olsun diye
Uzak kentlerdeki kardeşlere..." diyordu bir şiirinde.
Hep susardı, ama dizeleri onun adına konuşuyor şimdi 'uzak kentlerdeki kardeşleri'ne.
Uzak kentlerde meçhul kardeşlerimiz var.
Ruhlarımız, tozlaşmak için birbirini arıyor belki de...
Ebedi kardeşlikler kurmak için zamanını bekliyor.
Şu yazının başlığını ödünç aldığım Nermi Uygur;
"İnsan insanın yükü müdür?" diye soruyordu...
Sözcükleri öyle şekerlendiriyor, çiçek tozlarına öyle batırıyordu ki,
her denemesinden bir insanlık şarkısı yükseliyordu.
"Gel gör ki hemen hemen herkeste, herzaman olmasa bile sık sık, şöyle bir izlenim bırakmakta yaşam: Hoşnut değiliz birbirimizden.
İnsanın insana davranışı, sık sık dayanılmaz bir yük gibi çöküyor üstümüze."
Hoşnut değiliz birbirimizden...
İnsanın insana davranışı, insanın insana dokunan sözleri bir yük gibi çöküyor üstümüze.
İnsan insanı yaralıyor, kırıyor, kurutuyor;
kavgalarda, paylaşamamaklarda...
Gözleri sonu gelmez hırslarla perdelenenler, sözcük tozlarını nasıl görebilsin?
25.04.2009
a.colak@zaman.com.tr

23 Nisan 2009 Perşembe

hala çocuk olabilmek

Ne güzeldi çocukluk günlerimiz
Acısıyla tatlısıyla...
İlk okula başladığımız gün nekadar da heyecan doluyduk
Okumayı öğrendiğimizde ilk günleri hatırlamısınız
Nekadar da çok okumak isterdik
Gazete,dergi,mektup…
Çünkü öğrenmiştik artık okumayı

Büyüyünce dersler ağır gelmeye başladı
Matematik ilkokuldaki gibi 4 işlem değildi
Fen bilgisi ayrılmış fizik, kimya, biyoloji diye
Bir sürü formülleri, denklemleri, tabloları vardı artık
Yaşla birlikte öğreneceklerimizin büyüklüğüne de öğrendik

Lise sonla birlikte hayata nasıl devam etme sorusu doğdu içimize
Meslekler okadar çoktu ki kararsız kaldık seçmede
Seçimlerimiz sınırlandı
Okuldan mezun olduğun alanda tercihler yapmak zorunda kaldın
Bide meslek lisesi kısıtladı tercihleri
Mesela doktor olmak istesen veya mimar
Okulun sunduğu alanda tercih yapmak zorunda kaldık

Üniversite yılları
Güzel ama bir okadar da tedirgin geçti
Aileden uzak özlem dolu geçti
Hayat tecrübesi edindik
Özgürdük belki ama farkında olmasakta her zaman kısıtlıydı özgürlüğümüz
Kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı öğrendik
Hayat mücadelesini öğrendik
Hayat mücadelesinde bize destek olacak arkadaşlar edindik
Farklı kültürler tanıdık
Yeni bir şehri keşfettik
Sınıfta rekabeti öğrendik
Lisede sınıf geçmek için ders çalışma mantığını
Üniversitede kullandık
Bazı arkadaşlarımız kariyer peşindeydi
Bazılarımız ise okul bitsede kurtulsak niyetinde…

Nihayet okulda bitti
Kimimiz öğretmen, doktor, mimar olduk.
Kimimiz ise üniversiteyi bitirse evde olmayı tercih etti
Kimimiz okuduğumuz bölümden farklı mesleklere yöneldik
(tıpkı benim gibi)
Kimimiz evlendi, kimimiz evde kaldı :)
Hayat tüm zorluklarıyla peşimizde yine
İş bulma problemleri, çalışma koşulları

Ortaokuldan sonra hayatın bu koşuşturmalarında çocuk olmayı unuttuk
Yaş büyüdükçe çevreden beklentilerde çoğaldı
Kendimiz olmayı unuttuk
Hayatı belki kendimiz için ama aslında ''diğerleri için''yaşıyoruz
Acaba ne derler tedirginliğiyle
Yada hayattan yediğimiz darbelerin etkisiyle
Hayatı daha kapalı yaşıyoruz

Oysa çocukken böyle değildi
Kırsakta döksekte çocuktuk
İstediğimiz gibi konuşur, istediğimiz gibi yaşardık
Oyunlarımız bile -körebe-yakan top-köşe kapmaca…- istediğimiz gibiydi eğlenceliydi
İçimiz dışımız birdi.
Yalan söyleyemezdik
Negüzelde saf ve temizdik bir okadar da temkinli
Kim bizimle oturup konuşsa, bizi sevse bizde karşılıksız severdik
Anlardık belki karşımızdakinin iyi olduğunu
Bize kızanları ise hiç sevmezdik.
Kızanlarıda anlardık ve onlara mesafeli olurduk hep
Çünkü bilirdik ki yine kızabilirlerdi bize
Oyuncaklarımızı, eşyalarımız paylaşırdık
Çünkü öyle öğretilmişti bize
Üzülmeyi hiç sevmezdik ve hemen ağlardık
Gözyaşı barışmak için en güzel silahımızdı
Birine küsmüş olsak bile hemen barışırdık
Uzun süreli kavgalarımız, küslüklerimiz olmazdı hiç
Nekadar da içten ve samimiydik.
Ne güzelde masumduk
Ne güzel kendimizdik.

Aslında tüm marifet kendimiz olmakta
İçimizde saf ve temiz duyguları dışarı yansıttığımızda
Aslında hepimiz hala biraz çocuğuzdur
Eğer birini üzmeye korkuyorsak,
Biriyle tartışmaktan nefret ediyorsak,
Hayatın tüm olumsuzlukların karşı hala umut doluysak,
Yaşadığımız kötü şeylere rağmen hala sevgi doluysak,
Üzüldüğümüz zaman ağlayabiliyorsak ,
Kalbimiz kırılıp ağlasa da, gülümseyebiliyorsak,
Yaşadıklarımızdan ders alabiliyorsak,
Kötülük ve imkansızlıktan uzak düşler kurabiliyorsak,
Bizi kıranlara karşı hala iyimsersek,
Bizi üzeni özür dilemekle affedebiliyorsak,
Ve hatalarımızı kabullenip özür dilemesini biliyorsak,
En önemlisi de hayatın bizim olduğunun,
kimsenin müdahale hakkı olmadığının farkındaysak,
(yaptığımız veya yapacağımız güzel şeylere engel olan-olabilecek müdahaleler)
Aslında hala çocuğuz demektir…

22 Nisan 2009 Çarşamba

tulumba


bugün nerden aklıma geldi bilmiyorum tulumbadan su çekmeyi çok özlediğimi düşündüm.
eskilerde hemen hemen bahçesi olan her evde veya köylerde bulunurdu tulumba.gerek su ihtiyacı gerek sulama işlerinde kullanılırdı. teknoloji her nekadar maziye gömmüş olsada-olacak olsada- hala kullanılan yerler vardır.
küçükken bahçede bulunan havuzun suyunu tulumbayla doldururduk. kim daha çok su çekecek, çekilen suyla su savaşı oynamak.belki oyundan belki meraktan ama çok zevkli olurdu bizim için.tabi kolu kaldırırken dengeyi kaybedip havuza düşmezsek.
2 yıl önce arkadaşımın evine gitmiştim. bahçede tulumbayı görünce herkes bana gülerek şaşkın şaşkın baksada ben hemen kullanmaya başlamıştım.bana oldum olası zevkli gelmiştir tulumbadan su çekmek.kaldırırken hafif ama çekerken bir okadar ağır...
arkadaşım ise bıkmış bir vaziyette ''istediğin kadar su çıkarabilirsin'' demişti.bir süre sonra yaşında verdiği ağırlıkla kollarımın yorulduğunu hissettim açıkcası. arkadaşıma belli etmesemde ona hakverdim.
bahçeli bir evim olursa(inşallah) bahçesinde kesinlikle istediğim bişeydir tulumba benim için.
tulumbadan esinlenerek yapılmış bir lavabo bataryası süper bence..
düşünenin, yapanın ellerine sağlık



















Aşk Dediğin Yoksulluktur!

Yoksunluktur aşk dediğin! Bir yanın eksik kalır geceler boyu, aldığın nefes yetişmez, sokak çocukları gibi dışarıda üşür yüreğin.
Aşk Dediğin Yoksulluktur!


Kaybetmektir aşk! Egonu, gururunu, kimliğini bir hırsızın ellerine gönüllü bırakmaktır. İsteyerek bencillikten vazgeçmektir. Omuzlarındaki tüm yükü atarak, avare gülüşlere uyanmaktır düş sabahlarında. Hiç fark etmeden nelerden vazgeçtiğini, cebinde, avucunda ne varsa dağıtmaktır.
Aşk bir çeşit yoksulluktur. Mantığını kaybeder bedenin, kim ne derse gülümsersin. Hayattan kopmakla durmak arasında sendelediğinde ruhun, tam o anın içinde durur aşk dediğin. ^


Kazanma ihtimalinin az olduğu bir kumar oyunudur aşk. Elindeki karta bakmadan rest çekmektir yaşama. Tüm zenginliğini, düşük ihtimale rağmen, hayatın ortasına sürmektir.
Uğrunda bir ömür harcadığın özgürlüğünü hibe etmektir aşk dediğin.
Başkasına ait küçücük bir kalbin içine sığmaya çalışmaktır. Köleliğe razı olmaktır. Gülümseyen bir çift dudağa, güzel bakan bir göze esir olabilmektir.
Yani, aşk dediğin gönüllü hükümlülüktür.


Olmayacak duaya amin demektir aşk. İmkansızı başaracağına dair şiddetli inançlara tutulmaktır. Kaç merdiveni üst üste koyarsan, mehtabı sevdiğinin kollarına çekebileceğini hesaplamaktır mesela. Ortak bir yıldız seçip, bulutlu gecelerde seni düşünmediğini sanarak ağlamaktır. Muhteşem şiirler yazdığına inanarak, tüm sevdiklerini esir etmektir, yüreğinden başka yere bağlanamamış kelimelere.


Uykusuzluktur aşk dediğin! Yalnızken onu düşünmekten kapanmayan gözler, sabah ezanlarını duyarak sızar en sonunda. Sayısız geç kalışların açıklanamaz sebebidir. Birlikte olduğunda onu seyrederek bitirmektir geceyi ve çok uzun uyuyuşun içinden kalkmış gibi dimdik başlamaktır yeni güne.

Sürekli dalgınlık halidir aşk. Kafanı yaslayarak hayallere daldığın otobüs camlarında izler bırakmaktır, ineceğin durağı kaçırarak. Yanından geçeni görmeden sokaklar boyu yürümektir. Kafanda duran gözlüğü, konuşurken elinde tuttuğun telefonu aramaktır.


Zamanla kavga etmektir aşk. Yelkovanla akrebe küfür etmektir geçmek bilmez bekleyişlerde. Planlarını uyduramamaktır, hayat sürprizler yaparak değiştiğinde.
Kendinden vazgeçmektir aşk dediğin. Yemeğin en güzel yerini ayırmaktır sevdiğin için. Onun yerine düşünmektir, onsuz kaldığın anlarda bile. Birini kendinden çok sevmektir, henüz kendini sevmeyi bile beceremediğin yaşam tünelinde.
Hastalandığında bir sandalye üzerinde beklemektir sabaha kadar. Her acısını kalbinde misliyle hissetmektir.
Aşk dediğin yoksulluktur. Bedenini, ruhunu, kalbini emanet ederek başkasına; düşler bahçesinin çiçekleri ile avunmaktır. Kendin olmaktır aslında, özüne dönmektir. Vazgeçmektir hırslardan, cezalardan, çekişmelerden. Sadece güzel olana dayandırıp yaşamı, her mevsimin tadını çıkarmaktır.

En değerlisi, aşk, bir kalbe sevmeyi öğretmektir.

www.tr.msn.com da okuduğum güzel bir yazı

21 Nisan 2009 Salı

Kırık Cam Teorisi


Kırık Cam Teorisi
Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.

Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) "Böyle gelmiş, böyle gider"di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim.

Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.
Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD'de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış.
Şimdi haberim oldu. "Kırık Cam Teorisi" hesabıymış bu.
Anlatıldığı kadarıyla: "Kırık Cam Teorisi"
ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki" diyordu Zimbardo,
"ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."
Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.
"Kırık Cam Teorisi"nin takipçileri bakın ne diyor:
"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."
Bunları niye mi anlattım?
Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruzsürekli... Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız "çöpler"imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. "Böyle gelmişse, böyle gider" diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz. Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi.

Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler. Tam da "hafife almakla" açılan, "umursamazlıkla" genişleyen bir "yol(suzluk)"u tarif eden sûre'nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur "cam kırıkları teorisi":
"Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı."
(Mutaffifîn, 83/14).
Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz'in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim:
"İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür.
Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir."

Bu yüzden galiba... Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.

20 Nisan 2009 Pazartesi


ve ben artık sadece susuyorum.....

19 Nisan 2009 Pazar




Bir hayal kurarsınız
İçinde mutluluk ve sevgi adına var olan her şeyin olduğu
Hayatın tüm olumsuzluklarından sıyrılmış bir hayal

düşünürken bile gerçeğini yayabildiğiniz
yalın bir hayal...




Ve gün be gün dahada ileri götürsünüz
Ve belirlediğiniz sınırların dışına çıkmasına asla izin vermezsiniz
Elde edemeyeceğiniz hiç bir şeyi koymazsınız
İmkanlar dahilindedir hayaliniz…

İnanırsınız hayalinize
Gerçekleşmemesini düşünemezsiniz bile
Bilirsinizki insanların korktukları başına gelir
Temkinli olursunuz ama asla ümitsiz olmazsınız
İçinizdeki ümit sizi hayali gerçekleştirmeye motive eder
Ve artık odak noktanızdır hayaliniz
Engel olabilecek tüm zorlukları göğüslemeye hazırsınızdır
Güvenirsiniz kendinize, hayali kurduran şartlara veya kişilere

Hayalinizi gerçeğe dökmeye başlarsınız zamanla
Tamamlanmasına ramak kalmıştır


Güzel bir rüyadan uyanır gibi
Her şey biranda silinir gider
Hayalin bittiği gibi sizde bitmek istersiniz
Umutsuzluk kaplar yüreğinizi
Belki saatlerce belki gecelerce ağlarsınız
Yapayalnız hissedersiniz kendinizi
Bir çığlık oluşturur içinizde
Böyle bir hayalin gerçekleşemediği gerçeğiyle yüzleşemezsiniz
Hak etmediğinizi düşünürsünüz



Aslında sizi umutlusuzluğa düşüren hayalin gerçekleşmediği değildir
Şartlara ve kişileri sebepsiz nedensiz güvenmenizdir
Hayalinizi sınırlayan imkanları ne şartlara nede kişilere de sunamayışınızdır

Oysa bilemesiniz
Siz masum olsanız bile çevre asla masum değildir
Siz içten ve samimi olsanız bile
Çevreniz, şartlar veya kişiler içten olmayabilir
A dediğiniz b anlaşılabilir
Hayaldir
Gerçekleşir veya gerçekleşmez
Kimse bunu bilemez veya engelleyemez veya gerçeğe dökemez
Her nekadar yaşadığınız şartlara göre
İmkanlara göre kursanız bile
Ne şartlar nede kişiler düşündüğünüz gibi olmayabilir

Hayat süprizlerle doludur
Acısıyla sevinciyle …
Hayatın size nezaman ne sunacağı belli olmaz
Bunu belirlemek elimizde olan bişey de değildir
Şartları zorlamakla hayatın sunacakları gerçekleşmez
Bizi bizden kopararak isteklerimizi bize vermez
O yüzden yaşamı akışına bırakmak gerek
Akışına bırakmak pes etmek değildir
Yaşananlarda ders alıp
Hayata daha temkinli devam etmektir
Hayatın sunacağı süprizlere karşı hazırlıklı olmak demektir
Kadere inanmaktır akışına bırakmak
Bir o kadarda dua etmektir
Dua umuttur, istektir
Ama ne zaman gerçekleşeceğini bilemediğin bir umut, bir istek
Biliyor ve inanıyoruz ki
Bize insan olarak yaşama şansı veren Yüce Yaratıcı
Bizi bizden daha iyi tanıyor
Ve bize duygularımıza,düşüncelerimize göre hayat sunuyor

Bize düşen ise sunulan hayatı iyi anlayabilmek
ve yaşayabilmek...